29/4/2007 · Kategori: hikaye

DOLUNAY

 

                                        

 

Yüreğimdeki aşk endazesini bilmeden… bütün ılıman mevsimleri iklimlerden seçip yürüyordum… koskocaman yüreğimle yürüyordum… kentin aşka çağıran sokaklarına aldanmayıp… izbe sokaklarından geçerken… patika yollarından beyzade yürüyüşümle… karanfil mesafesine düşüyordum… oysa bu yürüyüşümden aşk ile yanıp yakılan hiç bir sevdalı bihaber olamazdı…

 

Kendi iç dünyamda metafizikleşen ben… an be an aşkta korlaştıkça… biraz daha… biraz daha diyerek ızdırabı çoğaltıyordum… öyle kendimden geçmiştim ki… patika yolların farkına varmadan aşk ızdırabıyla hemhal oluyordum… yanımdaki ayın dolunay halini bile fark edememiştim…

 

Davarlarını süren yörük kızı… sanki rabbimin endazeli güzelliğinden düşmüş gibiydi… masivanın yakışığının yanında minti minti adımlarıyla yürüdüğünü son anda fark ettim… sonra rüyadır bu deyip  tekrarından kendi yüzyılıma geri dönmek üzereyken “hoh” diyen bir sesle tekrar irkildim… baktım ki hayal değil bu… güzel gerçek bu… evet nihayet gerçekti bu… o an şimşekler beynimde “hoh” gürlemeleriyle birlikte ahenkle aşk yağmurunu saçmaya hazırlanırken… dilimde o güzelim gencecik… pırıl pırıl ışıldayan sözlerim siper almaktaydı… harp başlayacaktı… lakin o yürükanın güzeliğinde nutkum tutulup kalıyordu işte!… o an çarpılmış ve dağınık hallerime bir ilki sığdırıyordum… ama o ilk ki… o kadar çok büyümüş de serpilmiş bir güzellikti ki… ne bedenime ne de zihnime sığdırabiliyordum onu…

 

Bütün seçilmiş güzel sözleri ruhumdan biriktirip de ölçüsüyle dizen… ve kelimelerin kalp yurduyla durgun suların tusunamiye döndüğü noktada raks eden ben… nutku tutulmuş hallerin girdabında ne bir harfe… ne bir kelimeye… ne de bir tümceye hükmedebiliyordum… ızdırabım yerini heyecana bırakırken dengesini kaybedip nutkuma ancak tutunabildi… bir an olsun kendimi kaybedip de o güzelin yolunun önüne kendimi atasım geldi… sonra neden olmasın ki dedim… sahi neden olmasın… hemen yekindim… o güzelin yoluna boylum boyunca attım kendimi… zaten ızdıraptayım… ya beni çiğner geçersin ya da merhabanı lütfedersin dedim… gülerek… dolunayın dilinden dökülen ilk güzellik… sanırım sen de benim gibi delisin dediği oldu… dolunayın gülenay olduğu anda gamzesinden dökülenler… sırlı ülkelerin bakir coğrafyalara bıraktığı aşk  olmuştu… beyzade yürüyüşümden çalınmış olan ızdırabım… o güzelin ayak izlerinden aşk ile çoğalmış… o kente bu defa yöneliş başlıyordu… az önce bıraktığım harabe kent bu defa sanki gülistana dönmüştü… o yürükan güzelinin… o dolunayın geçtiği kimi sokakları lalezar olarak… kimi sokakları aşk merkezli vuslatın biriktiği yer olarak adlandırır olmuştum…

 

Her gece dualarımda… dolunayı avcuma düştüğü silueti ile resmederken… rabbimden içimdeki aşkın yangınına sabır diliyordum… sabır ey güzel sabır diyerek başladığım şiir anlayışıma yeni bir anlam yüklüyordum… artık naciz bedenim onun üftade yollarında… izbe sokaklarında gezinirken o kenti dolunay adıyla anar olmuştum…

 

Aşkı sorgulayan ben… mum misali erirken… otuz iki yaşıma kadar yokluğun ve yoksulluğun ruhumdan dökülen aciz kelimelerinin şiir… deneme… hikaye… ya da roman olduğunu zannetmiştim… yanılmışım…

 

Ben merkezli dünyamın tahtına oturan leyla ile sevdayı birbirine karıştıran aciz bedenim dolunayım ile beni bende var etmekteydi… her gün içimde biriktirdiğim duygularıma tercüman olacak dizelerimi o günün incisiyle süsledim…

 

Dolunayımın izbe sokaklarından… saçtığı rayihalarından… saçlarını özgür bıraktığı yollarından… sevda sınacı olarak saçının bir telini aramaktaydım… böyle bir aşkın vadisinde bana vermiş olduğu bu görevi… harfiyen yerine getirmenin zorlukları içinde… kırkıncı günümü bekliyordum… saçının bir telinin düştüğü ve o saçına inciyi dizerken… en kolayı sanırım o üftadeye dizilen masivanın en güzel kelimeleriydi…

 

Bana sevgini ispat et ey güzel üftadem der iken…böyle zor bir görevin üstesinden gelemeyeceğimi mi zannetti… gözlerim… ellerim… dillerim… her ne ise bütün uzuvum rabbime dua ederken dolunayıma… halis niyetimi bildiğinden… rabbimin yardımı eksik olmadı benden…

 

Gözlerim şahin bakışı… dillerim rüveyda ruhu… ellerim sımsıcak… her bir uzvum bu zor görevin üstesinden gelmek için… gerçek görevinden daha öteyken… gözlerim bin kat daha detayı gören… dillerim bin kat daha incelmiş rüveyda… ellerim bin kat daha sıcak iken… nasıl olur da sevgilimin bir saç telinin düştüğü yeri göremem… nasıl olurda ona inciler dizemem… ve nasıl olur da her gün dizdiğim bu incilere… özenle seçilmiş kalbin en özge yurdundan arınmış şiirler yazamam…

 

Otuz dokuzuncu günün gecesinde dayandım kapısına… ölümüm elinden olsun dedim… anladım ki kırkında vuslat olmayacaktı… bahara yönelememiş zemherinin tipisinde… boranında... bekledim kırk gün kırk gece kapısında…    o sert iklime son gecesinde bedenim o kadar aciz kalmıştı ki… parmak uçlarımı hissedemez olmuştum… son anımı onun güzelliğinden alacağımı bilemeden ölümümü beklerken… gözlerimi şafakla birlikte açtığımda onun kıyafetlerini üzerimde buldum… yetmemiş bir de kendi sıcaklığıyla korumuş sert iklimden beni… dizdiğim incileri avucunda saklamıştı… şiirlerimi gözlerinden okurken… ey güzel üftadem! dedi… ben senin ölümüne kayıtsız kalamam… ki benim sevgim seninkinden daha da yücelerde gezinsin… sen şiirlerini verdin bana ben ise seni yaşatan naciz bedenimi… şimdi ey üftadem! de hele şimdi!... senin mi aşkın yüce benim mi?… son anımı solurken… seni ötelerden görüp  severken mirasım olsun sana… “dünyanın en güzel sözleriyle beni dillendir ki her daim yaşasın aşkımız… aşk ile yanan gönüllerde…” derken…  “seni seviyorum” dan öte dünya sözü yeterli gelir mi sana ey yürükan kızı!… ey benim dolunayım!… kelime arayışım devam ederken… bu sözünü… bu bıraktığın mirası… her daim karanfil mesafesinde tutacağım… belki bir zemheride… dolunayın denk düştüğü gecede bulacağım seni…

 

Bekle beni yürükan kızı!... aşk ile bak firdevsten bana… belki bir zemheride… belki bir şafakla… en güzel dünya sözü ile düşeceğim yanına…

 

 

 

                                   Mehmet KELEBEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (8) Yorum yaz!

29/1/2007 · Kategori: hikaye

GÜL ŞİRAZE

Bugün iğri iğri düşüyor yağmur adananın toprağına gül şiraze. yine aklımda fuzuli’nin aşıklık istidatları var. yine sezai’nin mona rozası, yine cemil’in jurnalinden sızmış lamiası var. ama hepsinden öte barajın karanlık sularına düşmeyen silüetinin yakamozlarıyla kutsanan en derin kalp yangınımın kış gecesi var gül şiraze.

 

Fırtınalar çıktı gül şiraze sesinden tanıdım, körpe kalbimi hasretin sarıp sarmalarken yanağımı yalazlayan saçların ve  şimşek şimşek çakan gözlerinin şiddeti vurdu gül şiraze. ben hem var hem yok arası serzenişlerde aşkın trazendentalliğini sorgularken bu şehirde seninle aşkımızın metafiziksel dökülüşleri geldi aklıma. hiç unutmadım hiç unutmayacağım gül şiraze “ nihil habentes et omnia possidentes”

 

Çok zamandır suskun kalıyorsun suskun kalıyorsun demiştin gül şiraze. evet ama hiç susmadığımı ve susmayacağımı bilmeliydin sen. sesi güzel bir kıza gitmiş hayaline döküldüğüm özge canım. insan sese aşık olabilir mi gül şiraze. bir hayale aşık olabiliyorsa sese neden olmasın. gül kokulu bir kitabın kapağında bulmuştum seni. her gece okuyorum yusufun güzelliğini. ama bu gece bir başka soğuk bir başka sıcak gül şiraze. kristal yangınından düşüyor aforizmalar. Bu ses bitiriyor beni gül şiraze. gece yıldıza ve aya ağlayacak lebolyam oluyor yıldızı ve ayı göremiyorum. görmeden dokunmadan sevmek kutsaldır demiştin gül şiraze. sesi dokundu yüreğime şimdi neyleyim hallerimi . şimdi neyleyeyim gül şiraze.

 

Bir akıl ver gül şiraze. ömrümün ilki ile sonu arası şehrin kuzeybatı yamaçlarından yakınıma düşmüş hissediyorum o sesi. adını bile soramadım heyecan bastı unuttum. garip haller var bende gül şiraze. kimim var senden başka, özge canımdan başka. kimim var hayalinden başka gül şiraze.

 

Bir yasin okumuştum mezarının başında aldın mı gül şiraze. mezarına dikdiğim gül  adn kadınından bir selam getirdi bana. ben firdevse talibim demiştim hatırlasana. sen ise kaderim adn da yazılı diyerek gittin. o gün bu gün istiyorum ama küsemiyorum sana. sonra diyorum sen istemedin ki gül şiraze. insan kendi kaderini kendi yazmaz ki. İnsan kendi kaderini kendi yazamaz ki gül şiraze.

 

Aşk her yanımı kuşatıyor o kızın çığlık çığlığa sesleriyle. insan sese aşık olabilir mi.hayale aşık olabilir mi. hayalini getir bana gül şiraze. dokunmak büyüyü bozacak belki ama göze teğet düşmeden de olmuyor ki. hemşiresi olacağım bir dünya hayaliyle mürebbi kamil oluyorum şimdi. kemaleti öğreten olmak yetmiyor gül şiraze. adn yolcusu öğrencilerle sana eşlik edenleri yetiştirme gayretindeyim. onlardan firdevse talip olma gayretiyle yanıp tutuşan masivalık bu üftadeni sorabilirsin gül şiraze.

 

O kızın sesi kolağıma dokundu ben büyüsünde kaldım gül şiraze. fırtına da dindi bak. ama içimin kıpırtısı dinmedi gül şiraze. sen benim hayalim sen benim düşlerimsin. bir ümid telkin eyle ki beni tesellikar kılsın. neden kızdın ki gül şiraze. fırtınalardan kırgın ve kızgın sesin düşüyor yanıma. lakin sen de ben de biliyoruz ki biz bir yansımayız bu masivada. bana hak verdin bak. dindin gül şiraze. ne ise hayırlısı o olsun gül şiraze.

 

Meryem Meryem kokunla gel korunak olmaya gül şiraze. çabuk tez elden bir salık ver salık ver ki gardımı alayım gül şiraze. sen gül şiraze ben sana üftade. bu ses bir eş bir dost ise istiharelerde ve yine bir eş bir dost ise istişarelerden düşsün yanıma gül şiraze.  Fırtına dindi ben dinmedim hayalim canım meleğim tek dileğimsin gül şiraze      

 

                                       Mehmet Kelebek 

                                                                                                       28.01.2007

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!