26/12/2008 ·

Biçimsiz Aforizmalar

Gönül yazgı şekline girse onun ay hali sen olurdun. Çünkü bilinen tüm hassas sevgilerin, feyz kaynağının, nazlı yeri sensin ey yar.

Sen bana muhabbet kadehini sundun . Vallahi anladım ki bütün sınırlardan öte kim olsa ateşinde yanar ve rüzgarında perişan olur.

Sitem köyünün başında nice yıllardır beklerim. Beklenen köy güzeli senden bihaber  sinemin derinliklerinde sen diye yandı da haberin yok.

Güzel sözlerin ve dudağın sanki şerbet olmuş haliyle gönlüm istedi. Beni ateşe attın. Elbet bir gün bal dökülen dudaklarını öperim, hararetim var çünkü.

Feryat figan inleyen bülbülken aşkım bilinmez ummanlarda başlamış. Kalbimi işit seni sarmak ve omurlarını çatırdatmak için  ondan dilsiz bir ses geliyor duyuyor musun?

Zülfünün yasemin çiçekleriyle çabaladığını gül yüzünde gördüm göreli heva ile vuslatına erme yolunda sevdana kandım a gönül…

Sana aşık o güzel yüzüm mum misali sana perva olursa o güzel mekan sana özgü ve senden özge bir can senin gibisini bir daha asla göremez.

                                                                       Mehmet Kelebek

Yorum (0) Yorum yaz!

4/12/2008 · Kategori: siir

ADININ ELİSA OLDUĞUNU MU SANIRSIN!...


Mütehaccir kalbin tuba dallarına mı tutunur sanırsın

Ravzana gelenler sidarında serinler mi sanırsın

 

Ağlar mısın güler misin bülbülüm güle nalan mısın

Rayihadan saçılan nüzhet, beni mestane mi sanırsın

 

Gül yanağına şebnem düşen andelib, aşiyanda mısın

Edibane bu aşiyana dönen, beni andelib mi sanırsın

 

Pesendide sirette ah ile mah cemale alışık mısın

Mah cemalde bir mah olan, beni ruşen mi sanırsın

 

Masivada el damen çeken, ferasetime hayran mısın

Fillah edepli olan feraset, beni adem mi sanırsın

 

Beni benden eden siretinin halesi, nur-i yezdan mısın

Elisa gözlerimin haresi, beni çölünde akrep mi sanırsın


                                                                                         Mehmet KELEBEK                   
                                                        24.05.2006

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

4/12/2008 · Kategori: siir

AZAP SULARI

 

 

Cemiyette halis bedenimin telaşı mağruriyetimi taşır da

Ruhum ceriyet içinde kalır da azap suları salınır

Bir benliktir sahibi çok dünyanın sahipsizlik saltanatı

Eğmez başını selam vermez sultana bu dünya telaşı

 

Uzadı …

Gecelerin ve gündüzlerin sahibi uzadı da uzadı…

Merhamet sahibi rahmetini saçtı da zerresi kapılmadı

Zekeratta zorluğa boyanıldı

Ayrılık vakti geldi çattı

Bu böyle olmayacaktı

İns yaprağı gövdesinde duracaktı

Yaprak dala dal gövdeye bağlı kaldı da

İnsan başı boş mu bırakılacaktı.

 

Eğilmez telaşım telaşıma değmez başım

Eğilmiş ruhlara ağır ağır gelir naaşım

Yükseldikçe yedi kat asuman

Her zerre acınacak ruhumu depikler

Alçaldıkça yedi kat derban

Mağmadan alçalan ruhumu kucaklar

 

Dünya telaşına kanıp da ruhum incinmemiş olsaydı…

 

 

                                   Mehmet KELEBEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

20/3/2008 ·

TUT Kİ SANA BİR ŞEYLER YAZMAYA KARAR VERDİM

 

 

 

Sana bir şeyler yazmaya karar verdiğim andı… o düşlerin sahiciliğe döndüğü mekanda hayal kırıklığının sonu… sipariş üzere aşkta bu olmalı mıydı?… gerçeklik üzere bina edilecek evlilikte güven olmalı mı yoksa güvenin yanında saflık duruluk şeffaf duruş olmamalı mıydı? buna kim karar vermeliydi?… kadın dişilik ve kişilik üzere güveni, erkek de sığınılacak limanı, korunak ya da şefkati tesis etmeli  miydi?... sorular sorular hep cevapsız ve çaresiz kalan sorular…

 

Tut ki görmeden dokunmadan senin üftaden oldum… bir de kapital olayım dedim… bunda benim çıkarım ne olacak sorusunun cevabını aramayacak mıyım?... bak yine soru sordum… aman be boşver sorularınla kendin dertleş işte !... çağın delisisin ya! kendi kendine sor ve kendi kendine cevap arar ol… işte ben çok zamandır diyorum bu sistemde aşığım diyen varsa yalan söyler diye arkadaş… hem kapital olacaksın hem de aşık… yok ya!... hemen sorum az önce ki gibi hazır olacak, bu aşkta benim çıkarım ne olacak… görmek mi? dokunmak mı?... rahatlamak mı?... ne arkadaş bu kadar basit mi aşk!... bu kadar basit bir çıkar ilişkisinde olmak şahsen benim aradığım değil….

 

Tut ki ben görmeden dokunmadan sevenlerden olmak istiyorum… hoyratça ve karşılıksız… ne kadar ilahi aşkta bu olmalıysa onun bu dünyadaki tek irade sahibi kıldığı veliahtında da bu aşk olmalı değil mi?... kul ilahının cennetine gitmek için mi ona aşık olur?... ya onun yeryüzündeki yalnızca ona akıl verdiği beşeriyet ; dişisi erkeğine , erkeği dişisine hep bir karşılıkla mı üftade olmalı… öyle ise vay halimize ki vay!... hatta vah vah!…

 

Tut ki seni fiziğinle daha doğrusu masivadaki yansımanla sevdim… önce cicim ayları can cana… sonra cicim ayları biter yan yana… sonra yıllar biter dön öte başlar… bir müddet sonra bir de bakarsın ki ömür biter… eğer tüm ruhunla karşılıksız sevdiysen temelde o anlayışa sahipsen cicim aylarındaki gibi ömrün hep can cana geçer ki sen o sevdiğinin fiziğini daha doğrusu dünyadaki yansımasını göremezsin… kendi özündeki ve onun özündeki ortaya çıkardığınız o güzel ruhla seversiniz… her iki cihanda da onu istersiniz… tüm beşeriyeti yaratandan da bunu sizden istemez mi?... çünkü kulum başka bir kulumu karşılıksız sevmiş onun ruhundaki güzelliği o yarattığım dünyada ortaya çıkarmış… bütün istediğim güzellikler tarafımdan saçtığım rayihalarla bezenmiş daha ne isterim… bilirim ki bu kullarım beni cennetim için değil ya da benden korktuğu yahut cehennemime girmemek için sevmedi… beni karşılıksız o saf duru berrak şeffaf karşılığına gelen sözcüklerden neyi koyarsanız koyun öyle sevdi…

 

Tut ki öğretmensiniz öğrencilerinizin sizi düşük not verir korkusuyla mı ya da yüksek not vereceğiniz için mi sevmesini istersiniz?... tabii ki her ikisi de sizi yaralar… ve bu öğrencileriniz, bitince öğretmenliğiniz sizi hemencecik unutuverirler… çünkü karşılığında ödül ya da ceza var… ödüle çalışarak aldım, cezadan ödeyerek çıktım diyip unutacaklar sizi… siz ki yüce yaratanın rızasını kazanmak ve sırf onun aşkını üzerinizde taşıdığınız için tüm emekleri sarf ediyorsanız o güzellikleri ortaya koyuyorsanız sizin güzel ruhunuz unutulmayan bir güzellik olacaktır… böylelikle öğrencileriniz de sizi her iki cihanda unutmayanlardan olacaktır…

 

Sana bir şeyler yazmaya karar verdiğim anda yazmalıyım dedim… senden ne cennetine girmek ne de cehenneminden korktuğum için ne vereceğin ödül ne de cezandan korktuğum için değil özüme bütün güzellikleri karşılıksız verdiğin için seni karşılıksız sevdim… bütün soruların cevabının senin yüklediğin o güzellikte var olduğunu bildim… bütün soruların künhünde seni arayıp bulmak yatmalı… kadın erkeğinde erkek ise kadınında, senin yüklediğin o güzel programı bulmalı çıkarmalı ve öyle yaşamalı… sorular sorular  senin huzurunda hep çaresiz  ve cevapsız kalan sorular… bütün cevapları özümdeki güzellikte sakladığın sorular…

 

Tut ki ben çağın delisiyim ya… bu kapital sistemde yaşamıyorum ya… yaratanı da yaratılanı da hepten karşılıksız seviyorum ya…  

 

Ne mutlu ki karşılıksız severek yapılan tüm güzel işlerde alemin delisi olarak yaşayanlara… şimdi kendime format çekiyorum selam olsun güzel yarınlara…

 

 

                                                                     Mehmet KELEBEK

                                                                              08.03.2008

Yorum (3) Yorum yaz!

14/2/2008 ·

YAĞMUR HIÇKIRIĞINDAKİ SOYLU DÜŞLER

Kral çıdam duygularla şehirleri sorgulamaya başladı. Neticede kraliçe oldu yar sayrıları. Kraliçe kimdi ve neden kalbini ve beynini tırmalıyordu? Böylesine kalbini ve beynini tırmalayan şey, demek ki önemli bir şeydi. O zaman bu ismin altı çizilmeliydi.

Kral yıllardır soytarı yaralarını nefes öncesi sükunette betimledi. Ani irkilmeler sonrası sıra dışı ıslıkları, derinlemesine dalışları, çıplak ölümleri ve yıkımları iki noktada bir dehliz, tek noktada kraliçe oluyordu. Niçin kraliçe oluyordu, demek ki önemli bir şeydi. Bu defa da olsun isminin altı çizilmeliydi.

Eugene Ionesco'nun tiyatro tecrübesinde araya palyaço yüzlü parazitler giriyordu ve hazin dalışlarda kral ölüyordu. Kralın ölüşünü halk niçin hazin bir şekilde izliyordu. Niçin hala parazitler araya giriyordu. Palyaçolar niçin seviniyordu. Kraliçe piramidin zirvesini adımladıkça yağmur hıçkırığıyla son duasını yapıyordu. Sonra acayip bir mağara çıkıyordu kraliçenin karşısına. Yine o şeytan ve yine o baş belası sanrılardı. Ölüm ibaresinde ve yağmurun kanatlarında güz geceydi ve kral dirilmekteydi...

Gecenin gözdesi, şiirin ötesinde ve öykülerin yakınında bir kadını yakıyordu. Dönüşümler kavşağında aşklar ve hatıralar siyasal kokmuyordu. Fakat soylu bir düşünce açıyordu kalplerde. Sıcaktan terler boşanıyordu damar damar şehrin sokaklarında ve Sabancı Cami'nde yedi renk çiçeği gibi açıyordu düşler ve düşünceler. Kral ve kraliçe yaşanması gereken hayatı olması gereken saygıyı sorguluyordu. Her duygusal yaklaşımında kral kraliçenin isminin altını çiziyordu...

İnsanlar devran sürenindir diyordu. Halbuki şiirin ötesinde trajedi tanığı vardı. Öyküyse bir çizgiye anlam yağmur şarkısıydı. Kral geceler boyunca yorum yapıyordu. Uykular ateşten yanılgı olsa da sakın sanrılarla ölmeyin diyordu. Karanfil mesafesine düşünce rahat uyunmaz diyordu. Halbuki sırf kraliçe için güle bir imge atıyordu. Kralın mendil açan sevgisi ana dava ve prensipleriydi. Kralın beşinci parağrafdaki son sözü "temeldeki sorunlar biz ve onlar"dı.

Sonuç üzerinden atlanan olgular ve kızlaç saatli saplantılar biz ve onlardı. Aslında bunlar temeldeki sorunlardı. Kralın kraliçeye olan sevgisinde, kalbi kuşbakışlı buluşmalardaydı ve bu buluşmalarda meleklerin yol elçisi olmasını istemekteydi. Saatleri alınmış rüyalar gidiyordu ve sanrılar galip geliyordu. Krala karşı kraliçe saygısını yitiriyordu. Kendini fütursuzca sevmekle suçluyordu. Kral söylenip duruyordu... Eğer ki kraliçe temeldeki sorunları anlamış olsaydı bu suçlamayı yapmazdı diyordu. Artık kral başa geri dönüyordu...

Çıdam duygularla yeniden şehirleri sorgulamaya başladı. Bu defa şehir kendini ele vermek istemiyordu. Fakat kral zorluyordu. Şehla bakışlı dünyayı gülen yüzlerinde saklayan, hoş sözleri baldan tatlı ve inceliklerin gülbahçelerinde bir kraliçe arıyordu. Bin derdiyle hasbihal olmuş kraliçenin tek kralı olmak istiyordu. Zaman artık şehirlerle ve kraliçelerin dertleriyle zihinlerde bunalım çağını yaşıyordu. Kuru bir yaprak misali duyguyla mantık arasında gelgitlerde savruluyordu. Kralın son sözünde yaşamak umurundaydı ve halkını düşünmek zorundaydı. Çünkü bahtsız krallar halkı için yaşardı.

 

                                        Mehmet Kelebek

Yorum (0) Yorum yaz!

18/1/2008 ·

KRİSTAL YANGININDAN DÜŞEN AFORİZMALAR

Yandığım doğrudur metanet denizlerinden…Her gün bir gülün derdindeyim…ne gören oldu ne de anlayan…bu yüzden kaçışlarım vardır kalabalık vadilerden kuytu aşiyanlara…bazen bir kuş kanadında , müşfik bir seslenişin ortasında …bazen de gülzarında bir rüyaya çıkıyor kapılarım…bütün bunlardan ne nur yüzlü kızlar ne de gül kokulu azizler bihaberdi…

Ne kadar Yusuf’uz ve ne kadar Yusuf’sunuz ! … Saf bir çocuğun kalbinden çıktım bu gece ben…çıkarken künefeciden… mesajında bütün güzellikleri buldum ben…kendimde miyim desem , değildim zaten…ayazların , parmak uçlarının ve en çok da bir gülün derdindeydim…

Yandığım doğrudur zindanlarında…olgunlaştığım da…aşk ile yanıp yakılan bütün insanları dinliyorum…herkes ağlayanım oluyor halime , ama merhem de olmuyor kimse…kokusunda kaldığım bir gülün uçurtma kanatlarındayım…kimseyi yaklaştırmıyor tahtına sevgilim… sevdiğim ne güzel… zindanım ne güzel…ne güzel rüyalarım…ne güzel…

Ne kadar Yusuf’uz kaçışlarımızla….düşündüm… ağladım bugün üç çeyrek güzelliğine…herkes güzel de bir ben miyim çirkin diye… bütün seslerin haykırışında isyanlar vardı ve sus dediler artık sus! Rüyalarımızı verdik ne güzel insansın diye…gelen geldi vereceğini verdi… sen de ver güzelliğini de…Nasıl olur dedim nasıl ?...olur olur dedi…peki tekrarından nasıl olur dedim…açarız önünü dedi…demek huzur ile kalktığım bu yüzden…ne güzel rüyalarında olmak…ne güzel…

Yandığım doğrudur hasretinden… arzu halimle gaflet ve delalete düştüm mü ben ?...zina ehli mi oldum ?… konuştum mu sustum mu ben ? söyle gül kokulu yar söyle ! ağlatıp da soldurdum mu ben?

Ağlayıp da solan bir benim… zindanlarında mutlu olan da ben ? ama yandığım doğrudur hasretinden…gafletlerden de kaçtığım doğrudur…

Ne kadar Yusuf’uz içimizdeki sese , soluduğumuz kafese…ne kadar rüyayız ilahi nefeslere…ne kadar gerçeğiz nefislerle…sahi biz ne kadarız ?... belki öğretilerimiz kadarız sokak uçlarında , belki üşüdüğümüz kadarız , aşk iklimlerinin köşe başlarında…zindanlara girebilecek kadar yumuşak huyluyuz belki…hatırda kalacak kadar yorumlardayız…ne kadar Yusuf’uz içimizdeki sese…sahi ne kadar Yusuf’uz

Yandığım doğrudur krizantem düşlerinde…aforizmalarda kaldığım doğrudur…yağmur hıçkırığıyla çoğaltıyorum gündüzümün en kuytu yerlerini…aşk ızdırabıyla aşıyorum rüyalardan kalanları…sabır diyorum her şeyden evvel sabır…sabır ey güzel sabır ? ne de güzelsin sen ulvi iklimlerde…ey güzel sabır !...

İlk ve son nefes kadar aralardasın…aşinalığım da sana , sabrım da…kararsız noktalarda kaldığım aşk ile yandığım kutsalın kıyılarındasın…lavların akarken ayak uçlarımdan denize kavuştuğum noktadasın…soğuk dalgalar kadar yakıcı lavlar korkusundan taşıp da coşan , ne çok öte aralardasın…elini açtın dua ile… her günüm Yusuf-33 diye…bekle beni bekle ! ateşinden korktuğum rabbimin sabrındasın…

Sufi’nin bir günü gibi yaşamamışsam bir ömrü , terk edilmiş cennetlerden ve ana rahmine düştüğüm günden beri elvedalarına ağlamamışsam , bir günü bir gül niyetine sevmemişsem , sesimde kalan sesini zina diye vermemişsem ve eğer ki zindanlarına mahkumum dememişsem , bir ömür bir gün olsa ne yazar…

Yandığım doğrudur ne kadar Yusuf’uz deyişimizden…bir güne niyet verdim Nurundan gülümsün diye…nurundan güller veresin…uçurtmanın ipinden tutulasın kuyruğundan ben jilet diye…reyhan reyhan kokulu öğretilerde kemaleti öğreten olasın… sen de zindanlarımda benim gibi Yusuf Yusuf kalasın…

13.01.2006
(ara zamanlar)

Mehmet Kelebek

Yorum (2) Yorum yaz!

10/10/2007 ·

TUTİ YAR

 

 

 

 

Tüyden yumuşak lisan gibi dillerim haykırır ismini tuti

Çiçeğine bal verir de burcu burcu rayihadan nüzhet tuti

Kaderimiz umman tuti ismine müşerref olsun tüm beden

Yar diye diye yaşamaktan bihaber ruhuma özlem tuti

 

                                            

 

                                             Mehmet KELEBEK

                                                 06.09.2007

Yorum (4) Yorum yaz!

8/9/2007 ·

ADAMIN ZAMAN, SABIR VE SADAKAT HALLERİ

 

 

Adamın biri zaman, sabır ve sadakat ile başladı sözlerine… zaman ilk durağıydı ve orada bir müddet oyalandı… fikrin med cezirlerinde, sonrası sokak izbelerinde, bazen bir ikindi gölgeliğinde bazen de bir iklim serinliğinde, akşamı sabahtan sabahı öğleden alıp öylece oyalanıp durdu…

 

Adam zamanla belki adam olurdu… lakin adamın adamlığını, en yakınındaki dostları, zamanın içinden fark edemediler… adam bekledi, sabırla sadakatle bekledi… zaman içinde yol alırken adam, önündeki dikenlerin canını acıtmasını hiçe sayarak, onurundan hiç ödün vermedi… “dik durmalıyım! dik durmalıyım!” dedikçe dengesini bozanları hiçe sayıp süzgün bakışlarına hüzzamı ekledi… lakin ağlamak ruhun temizlik eylemiydi… ağladı adam, ruhunu temizlediği bütün vakitlerden… ızdırabından  ne dostları ne de dost sandıkları bihaberdi… zaman öylece akıp giderken adam bir de baktı ki  ağlamanın ızdırap vermediğini yani ruhunu acıtmadığını hissetti… demek ki gerçekten ağlamak ruhun temizlik eylemiydi… sonra düşündü evet dedi evet… zaman içinde insan kendini en rahat nerde hissederdi….  akabinde cevabı duşta oldu…   bedeninin temizlik eylemiyle ruhunun temizlik eyleminin buluşturduğu noktanın da sabır noktası olduğunu düşündü… o zaman kendimi suya atmalıyım dedi… ve  bedenini temizlerken ruhunu da ağlayarak temizliyordu… sudan çıkınca anladı, ne de çok hafiflediğini… zamanı kendi gelgitlerinde yaşadığı geçmişinden imrenerek, hem ruha hem de bedene zarar vermediğini düşündü… ve artık gönül rahatlığıyla sabra geçebilirim dedi… sabrın ağırlığı içinde çetin ve girift bilmecelerin insanı olgunlaştırdığı aşikardı… lakin bir şairin deyişiyle sabırla olgunlaşırdı meyveler… adam ürkek ürkek baktı insan hallerine… hallerden haller beğenip o hallere sabrı ekledi… ama en zorlusu aşk halleriydi ki o tarifsizdi…

 

Sabır noktasında insan kendini en rahat nerde hissederdi….   akabinde cevabı düşte oldu… düşün pesendideliğinden çıkıp ta parlayan bir yüzle buluşmanın nücumunu dökerken saçlarına, sonrası dillerinden düşecek o güzelim tümceleri dizme gayreti içinde ilerleyişi başlamıştı sabırda… adam kitab-ı mukaddeste en çok adı geçen o güzelim kelimelerden biri olan sabrı, bütün alemlerin güzelinin rayihasından saçılan nüzhet ve bütün renkleri üzerinde barındıran kelebek kanatlarından  ruhuna dökülen sitare bilmişti… adam sabır hallerini bünyesinde hemhal ederken o sabrı öylesine çoğaltıyordu ki baraj seti kırılma noktasında sızıntılarını fışkırığa çeviriyordu… adamlığı öyle bir sabırla kuşanmalıydı ki zırhından hiçbir gaflet ve delalet ve hatta hıyanet geçmemeliydi…  bu bilincin aksi cemaline yansırken özge canı gülistanı, özge ruhu hülyalı bir havayı solumalardaydı…

 

Sabır ey güzel sabır derken iklimlerden Akdeniz olanıyla hemhal olmanın ferahlığında sadakate göz kırpmalardaydı… adam öyle bir adam halleri kuşanmanın derdindeydi ki bütün ideolojilerin allak bullak oluşuna aldırmadan sevda mevsimlerinin en güzeli olan baharandan baran toplayıp gülistanın gül-i ra’nasını o gölette biriktirmelerdeydi…

 

Adam bir barak havasının sözlerine takılı kaldı sonra… her pınardan su içmezken nasıl olur da  çamurlara düşer gönül dedi… uzun bir müddet donakalmanın kayıtsızlığıyla beynindeki girift bilmeceler tek tek cevabını bulmalardaydı… sonrası kelebek kanatlarındaki iklimi bedenin her çiçekten bal almayışını ve yine sonrası çalılara düşen gönlünün bir dibe vurmuşluk olduğunu fark etti… o vakit nerde zaman!... nerde sabır!... ve nerde sadakat!... diyerek söylendi kendi kendine… zaman geçmişti ve sabır bitmişti… sadakatse, işte o sadakat noktasında tam da haykırmanın zamanıydı…

 

Her acıları sabırla biriktirip iç dünyasında eriten adam, yiğit insanların söylemleriyle masivasındaki hayat tarzına yenilik getirmeyi gerçekleştirebilecek miydi?... yoksa robotlaşma sırası ve ruhu incitme sırası kendinde miydi?…

 

Arkadaşları nasılsın güzel kardeşim diye hal hatır sorarlarken… adamın “dünya telaşına kanıp ta ruhu incitmemenin uğraşısı içindeyim…” diye bir cevabı olurdu… arkadaşlarının ilk önceleri kısa bir duraksamadan sonra “ya tekrarlasana bu sözü” diye kısa bir gülümsemede ve afallamada kalmaları adamı hiç mi hiç şaşırtmazdı… zaman içinde adam bu sözü bir deneme ile açması gerektiğini düşündü ve açılımını ise bu gizemli olan üç kelimede buldu… zaman… sabır… ve sadakat…

 

Robottan mütevellit insan olmamak adına ve ruhu incitmemenin uğraşısı içinde, o ruha elest yurdundan ezele kadar geçen zamanda, sabırla ve sadakatle bağlı kalmanın gereği üzerinde, o üftadeye göz kırpacak heyecanı hala taşımanın mutluluğu, kalbiyle örtüştüğü için belki de adam adam oluyordu…    

 

      

 

                                        Mehmet KELEBEK

                                     (10-16 haziran 2007)

Yorum (10) Yorum yaz!

17/8/2007 ·

BİR YUSUF MASALI YA DA ZÜLEYHA GÜNAHKARLIĞI

 

              Yûsuf, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir. Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum” dedi. YUSUF-33

 

Önce neyimi aldım elime… yağladım… sıvazladım… derdini dinledim sonra… üfledim dertli dertli bir umudu taşıyarak... anlatınca bana en derunundan bir hikaye…bir Yusuf masalı dedi zamanın birinde…

 

Seçilmiş olmak rüyalarla…babam!… babam!… canım babam!...onbir yıldız ile güneş ve ay ram ediyorlar bana … et ile tırnak olmuşlardan kork artık oğul…

 

Seçilmiş olmak rüyalarla…bana mülk verip rüyaların yorumunu öğrettin , şükran sana Ey Rahman ve Rahim olan… iyilikle davrananın mükafatını zayi etmedin…

 

Rüyalarda seçilmiş olmak ya da…bütün beşeriyat ve maneviyat güzelliklerini üstünde taşımak ne zordu kim bilir?… ne zordu nefsin esaretinden yaratana sığınırım demek… ne zor ve dayanılmazdı kim bilir züleyha günahkarlığında olmak?…

 

Sen muhacirdin Yusuf! “dinle ve kabul et itirafımı…bir ince sızı kuşatırken her bir yanımı” diyen şair gibi… mor ötesi aşkın ateşlerinde acıtıyordun kalp yangınını… Züleyha günahkarlığından kurtulmak ne zordu ey Allah’ım! Sana sığınırım sonra… cehalete uymaktan ey Allah’ım!...

 

 Cennetine varmadan ve dolmadan vakit beni bana bırakma diyebiliyordun… süreli bir vaktin , zamanı ve mekanı senden soruluyordu… bir azizin kadını  heba edince yaşanması gerekenleri bir bir … ne sevinecek bir hal kalıyordu ne dünyalık dostlar… kentin her bir yanını dedikodular kuşatıyordu Züleyha’nın kollarında… çaresiz ki ! kulaklar duymak için yaratılmıştı… öyle bir şekile sokulmuştu ki bütün güzel beşerler… üçer beşer kız neyi ruhundaymış gibi aşka gelmişti... kentin bütün dişi ruhlu kadınları nefsin emarelerinde davetlerdeydiler… elleri  kendi elleriyle kesilirken… irin kasesinde dertleri telaşlarına denk düşüyordu… Züleyha gülüyordu… biliyordu ki  masivanın üç çeyrek güzellikleri vardı onda…

 

Rüyalarla seçilmiş olmak ne güzeldi… Nur ile Gül ile yaşamak ne güzeldi… helalinden yaşamak haramından kaçınmak ne güzeldi… ne güzeldi çok boyutlu dert bir değil hakkını helal et demek… ne güzeldi… lakin dünya bana dar geldi sen Yusuf güzelliğinde devam et !...  Nur üzre Gül kal!…demek ne güzeldi…

 

Rüyalarda seçilmişim olman ne güzeldi… ortak değil miydik hepimiz aldığımız nefeste ve hayırda… ortak değil miydik hepimiz… kuyulardan önceki zamanlarda… ihanetin kan bağı girdi araya sonra… ayrı ayrıyız hepimiz kızgın ateşten kaçmakta ve ayrı ayrıyız hepimiz mekanlardan dönen kervanları yorumlamakta…

 

Gün ışıdı kör kuyulara… eldesi olmayan saygınlıklardan metanet gülleri  Nurlu bir yolculukla mısır ülkesine yollandı… o zaman dahi biliniyordu Meryem’in kız kardeşi gelecek zamanlardaydı…Yusuf belki biliyordu… bilmeyen kardeşleriydi….defne yapraklarına rüzgar savrulurken serinliğe hasır seriyordu… belki çöl sıcaklarının sam yeliydi belki kıtlık habercisiydi… zindanın üç genciydiler artık… ayrıcalıklı genç şöyle dedi : zindanlarına davetkarım ey rabbim izzet-i nefsin tutanaklarından…zindanlarına davetkarım ey rabbim nefse meyleden cahillerinden olmaktan… diye yakarıştaydı…

 

Rüyalarımda seçilmiş olman ne güzel… hiçliğe sığınırım dedim sair aşklara bakınca… ayrıntıya düştüm kız neyin notasında yani aşkın rotasında… ilk zindana sahip olmaksa derdim gecenin bir yarısında… Nur/dan Gül kokulu güzelliğine tebessüm sunarken ışıldayan ayrıntıya vuruldum… nefsim değil aşkım denk düşüyordu yokluğuna… ortasında kaldığım aşkın ızdırabının inzivaya çekilen derviş nidasındayım…

 

Çektiğim çileye bak ey Yusuf !... Nur/unda kaldığım bir Gül/ün Meryem Meryem kokusunu almaktayım… kör gözlerim açıldı Nur/unun Gül kokusundan… sen salmadın mı bana ey Yusuf!... şekerden tatlı dillerini…

 

Rüyalarda da olman ne güzel… ne dersem diyeyim nihayetinde Yusuf vezirliğinde kaybolup gideceğim… ama bir çile tutup bin ah işitsem de bu nefse esir olmayacağım… nefse aldırmaz belalı başım git alınyazım kadar uzağa git derken… vesvese sarmadan bedenimi… ve utancım kızartmadan nazenin yüzümü… Nur/undan Gül/lere ram olayım…

 

Gerçeğim ol artık… anla beni bir Yusuf masalı !… biliyorum ki O’dur ol dediği vakit olduran… O’dur sefayı da bulduran nazar… Züleyha günahkarlığına uzak bedenden… Nur/undan Gül/lerin sevabına yaslananlardanım… selam ile Ey Yusuf !... kabul et ki beni … zindanlarında seninle kalayım…

 

                             Mehmet KELEBEK

                                   06.01.2006

                             ( GECE 2 SULARI)

Yorum (4) Yorum yaz!

29/4/2007 · Kategori: hikaye

DOLUNAY

 

                                        

 

Yüreğimdeki aşk endazesini bilmeden… bütün ılıman mevsimleri iklimlerden seçip yürüyordum… koskocaman yüreğimle yürüyordum… kentin aşka çağıran sokaklarına aldanmayıp… izbe sokaklarından geçerken… patika yollarından beyzade yürüyüşümle… karanfil mesafesine düşüyordum… oysa bu yürüyüşümden aşk ile yanıp yakılan hiç bir sevdalı bihaber olamazdı…

 

Kendi iç dünyamda metafizikleşen ben… an be an aşkta korlaştıkça… biraz daha… biraz daha diyerek ızdırabı çoğaltıyordum… öyle kendimden geçmiştim ki… patika yolların farkına varmadan aşk ızdırabıyla hemhal oluyordum… yanımdaki ayın dolunay halini bile fark edememiştim…

 

Davarlarını süren yörük kızı… sanki rabbimin endazeli güzelliğinden düşmüş gibiydi… masivanın yakışığının yanında minti minti adımlarıyla yürüdüğünü son anda fark ettim… sonra rüyadır bu deyip  tekrarından kendi yüzyılıma geri dönmek üzereyken “hoh” diyen bir sesle tekrar irkildim… baktım ki hayal değil bu… güzel gerçek bu… evet nihayet gerçekti bu… o an şimşekler beynimde “hoh” gürlemeleriyle birlikte ahenkle aşk yağmurunu saçmaya hazırlanırken… dilimde o güzelim gencecik… pırıl pırıl ışıldayan sözlerim siper almaktaydı… harp başlayacaktı… lakin o yürükanın güzeliğinde nutkum tutulup kalıyordu işte!… o an çarpılmış ve dağınık hallerime bir ilki sığdırıyordum… ama o ilk ki… o kadar çok büyümüş de serpilmiş bir güzellikti ki… ne bedenime ne de zihnime sığdırabiliyordum onu…

 

Bütün seçilmiş güzel sözleri ruhumdan biriktirip de ölçüsüyle dizen… ve kelimelerin kalp yurduyla durgun suların tusunamiye döndüğü noktada raks eden ben… nutku tutulmuş hallerin girdabında ne bir harfe… ne bir kelimeye… ne de bir tümceye hükmedebiliyordum… ızdırabım yerini heyecana bırakırken dengesini kaybedip nutkuma ancak tutunabildi… bir an olsun kendimi kaybedip de o güzelin yolunun önüne kendimi atasım geldi… sonra neden olmasın ki dedim… sahi neden olmasın… hemen yekindim… o güzelin yoluna boylum boyunca attım kendimi… zaten ızdıraptayım… ya beni çiğner geçersin ya da merhabanı lütfedersin dedim… gülerek… dolunayın dilinden dökülen ilk güzellik… sanırım sen de benim gibi delisin dediği oldu… dolunayın gülenay olduğu anda gamzesinden dökülenler… sırlı ülkelerin bakir coğrafyalara bıraktığı aşk  olmuştu… beyzade yürüyüşümden çalınmış olan ızdırabım… o güzelin ayak izlerinden aşk ile çoğalmış… o kente bu defa yöneliş başlıyordu… az önce bıraktığım harabe kent bu defa sanki gülistana dönmüştü… o yürükan güzelinin… o dolunayın geçtiği kimi sokakları lalezar olarak… kimi sokakları aşk merkezli vuslatın biriktiği yer olarak adlandırır olmuştum…

 

Her gece dualarımda… dolunayı avcuma düştüğü silueti ile resmederken… rabbimden içimdeki aşkın yangınına sabır diliyordum… sabır ey güzel sabır diyerek başladığım şiir anlayışıma yeni bir anlam yüklüyordum… artık naciz bedenim onun üftade yollarında… izbe sokaklarında gezinirken o kenti dolunay adıyla anar olmuştum…

 

Aşkı sorgulayan ben… mum misali erirken… otuz iki yaşıma kadar yokluğun ve yoksulluğun ruhumdan dökülen aciz kelimelerinin şiir… deneme… hikaye… ya da roman olduğunu zannetmiştim… yanılmışım…

 

Ben merkezli dünyamın tahtına oturan leyla ile sevdayı birbirine karıştıran aciz bedenim dolunayım ile beni bende var etmekteydi… her gün içimde biriktirdiğim duygularıma tercüman olacak dizelerimi o günün incisiyle süsledim…

 

Dolunayımın izbe sokaklarından… saçtığı rayihalarından… saçlarını özgür bıraktığı yollarından… sevda sınacı olarak saçının bir telini aramaktaydım… böyle bir aşkın vadisinde bana vermiş olduğu bu görevi… harfiyen yerine getirmenin zorlukları içinde… kırkıncı günümü bekliyordum… saçının bir telinin düştüğü ve o saçına inciyi dizerken… en kolayı sanırım o üftadeye dizilen masivanın en güzel kelimeleriydi…

 

Bana sevgini ispat et ey güzel üftadem der iken…böyle zor bir görevin üstesinden gelemeyeceğimi mi zannetti… gözlerim… ellerim… dillerim… her ne ise bütün uzuvum rabbime dua ederken dolunayıma… halis niyetimi bildiğinden… rabbimin yardımı eksik olmadı benden…

 

Gözlerim şahin bakışı… dillerim rüveyda ruhu… ellerim sımsıcak… her bir uzvum bu zor görevin üstesinden gelmek için… gerçek görevinden daha öteyken… gözlerim bin kat daha detayı gören… dillerim bin kat daha incelmiş rüveyda… ellerim bin kat daha sıcak iken… nasıl olur da sevgilimin bir saç telinin düştüğü yeri göremem… nasıl olurda ona inciler dizemem… ve nasıl olur da her gün dizdiğim bu incilere… özenle seçilmiş kalbin en özge yurdundan arınmış şiirler yazamam…

 

Otuz dokuzuncu günün gecesinde dayandım kapısına… ölümüm elinden olsun dedim… anladım ki kırkında vuslat olmayacaktı… bahara yönelememiş zemherinin tipisinde… boranında... bekledim kırk gün kırk gece kapısında…    o sert iklime son gecesinde bedenim o kadar aciz kalmıştı ki… parmak uçlarımı hissedemez olmuştum… son anımı onun güzelliğinden alacağımı bilemeden ölümümü beklerken… gözlerimi şafakla birlikte açtığımda onun kıyafetlerini üzerimde buldum… yetmemiş bir de kendi sıcaklığıyla korumuş sert iklimden beni… dizdiğim incileri avucunda saklamıştı… şiirlerimi gözlerinden okurken… ey güzel üftadem! dedi… ben senin ölümüne kayıtsız kalamam… ki benim sevgim seninkinden daha da yücelerde gezinsin… sen şiirlerini verdin bana ben ise seni yaşatan naciz bedenimi… şimdi ey üftadem! de hele şimdi!... senin mi aşkın yüce benim mi?… son anımı solurken… seni ötelerden görüp  severken mirasım olsun sana… “dünyanın en güzel sözleriyle beni dillendir ki her daim yaşasın aşkımız… aşk ile yanan gönüllerde…” derken…  “seni seviyorum” dan öte dünya sözü yeterli gelir mi sana ey yürükan kızı!… ey benim dolunayım!… kelime arayışım devam ederken… bu sözünü… bu bıraktığın mirası… her daim karanfil mesafesinde tutacağım… belki bir zemheride… dolunayın denk düştüğü gecede bulacağım seni…

 

Bekle beni yürükan kızı!... aşk ile bak firdevsten bana… belki bir zemheride… belki bir şafakla… en güzel dünya sözü ile düşeceğim yanına…

 

 

 

                                   Mehmet KELEBEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (8) Yorum yaz!

« Önceki ::